PiVOLKA İçindekiler

 

Fibonacci Sayıları
V. Baykut ve F. E. Kıvanç
[PDF]

Siber Dünyanın Bombacıları
Ç. İlbaş
[PDF]

Deprem: Suçlu Kim?
G. Işın

[PDF]

Yatırım Danışmanlığı ve Finans
Sektörü

N. C. Okay

[PDF]

Bilgisayar Kaygısı
O. C. Çırakoğlu
[PDF]

PiVOLKA 13

Yıl: 3, Sayı: 13, Mart 2004

Editörden... | Z. Yeniçeri
PiVOLKA 13Kendimize ayırdığımız yaşam alanında bile yalnız kalamadığımızı ve gündelik hayatımızda sürekli olarak tanıdığımız ya da ilk defa karşılaştığımız insanlarla birarada olduğumuzu düşünürsek, karşımıza çıkabilecek pek çok sorun ve sıkıntı da ister istemez giriyor hayatımıza. Bunlardan bir tanesi ve belki de diğer birçoğunu daha ortaya çıkaran sorun “iletişim”den kaynaklanıyor. Kesintisiz olarak diğer insanlarla iletişim halindeyiz ve istemli ya da istemsiz olarak paylaştığımız duygularımız, düşüncelerimiz bizim için uyanmanın pek de mümkün olmadığı bir kabusa dönüşebiliyor. Doğduğumuz andan itibaren evrende bir noktaya tutunuyoruz ve çevremizi, daha sonra da kendimizi tanımlamaya başlıyoruz. Bu aşamadan itibaren ihtiyacımız olan en önemli araç iletişim. Bizi çevreleyen nesnelere, insanlara ve kendimize anlamlar yüklerken “dil”i kullanıyoruz ve dil, atfettiğimiz anlamların paylaşılması ve kendimizi ifade ederek bu dünyada bir yer sahibi olabilmemiz için birincil ihtiyacımız. Bu koşullar altında, iletişimin hiç de küçümsenmeyecek sorunlara yol açması elbette şaşırtıcı değil.

İletişim için, mesajı alan ve mesajı veren olmak üzere en az iki kişi olması gerekir ve insanlardan bahsettiğimize göre ne gibi karmaşaların ortaya çıkabileceğini sanırım herkes az çok tahmin eder. Eğer iletişim sadece birinin mesaj vermesi ve diğerinin de mesaj almasıysa, hemen her türlü konuşmayı iletişim olarak kabul etmek durumundayız. Peki, iletişimin tanımı bu mudur gerçekten; başka bir deyişle, gerçekten sadece mesajın verilmesi ya da alınması mıdır önemli olan? Anlatılmak istenenin nasıl ifade edildiği, hangi yollarla cümleler kurulduğu, ortam, beklentiler, amaç gibi birçok etkenin de önemli olduğunu yadsıyamayız sanırım. Ancak her şeyden önce, iletişim için ilk koşulun bile sağlanabilmesi apayrı bir tartışma konusu.

Dünya üzerinde ne kadar insan varsa, her kavramın da o kadar farklı tanımı vardır aslında. Dolayısıyla ne kadar acıdır ki, hiçbir zaman bir insanın bize söylediği şeyi, tam olarak onun kastettiği şekilde anlamak imkansız. Mutlaka söylenen şeyle, anlaşılan şey arasında küçük ya da büyük farklar olacaktır. Bu durumda zaten tam olarak doğru bir iletişimin sağlanabilmesi teorik olarak olası görünmüyor.

Teorik tartışmaları bir tarafa bırakacak olursak, iletişimin bir de sözsüz olanından bahsetmek mümkün. Gündelik hayatımızda birçok olay içerisinde birçok davranış sergileyen insan görüyoruz. Ellerinin, kollarının hareketlerinden tutun da bakışlarına ve mimiklerine kadar pek çok davranış gözlemliyoruz. Elbette bu davranışları kendimizce yorumluyor ve belirli etiketler oluşturuyoruz.

Bu etiketleme ve sınıflandırma çabaları içerisinde de farkında olarak ya da olmadan atıflar yapıyoruz. Ne yazık ki bu atıfların çoğu dışsal. Başka bir deyişle yakın çevremizde ya da bizimle birebir alakalı olan durumlarda bile olayların nedenlerini başka olaylara ya da insanlara malediyoruz. Aslında oldukça koruyucu olan bu işlevin, abartıldığında epey de sakıncası var. Kendi başarısızlıklarımızı başkalarına yüklerken ya da diğerlerinin başarıları hakkında değerlendirmeler yaparken acımasız oluyoruz. Güzelle daha az güzel olanı yakıştıramayıp ilişkilerde ‘para’nın birincil koşul olduğunu söyleyiveriyoruz.
Çalışarak ve üreterek akademik ilerlemeyi kendine hedef alan biri için, ‘yalaka’ yakıştırması yapıveriyoruz. Daha milyonlarca örnek üzerinde konuşmak mümkün. Biraz daha iletişim öncelikli ve farkındalık sahibi olmamız gerekirken sürekli kendimize savunma duvarları örerek yaşamı ertelemek hayatlarımıza yaptığımız en büyük haksızlık belki de.