PiVOLKA İçindekiler

 

Bak Şu Düşünene
S. Uluç
[PDF]

Edebiyatın Sapkın Çocukları:
Beat Kuşağı
B. Muratoğlu ve P. Sayın
[PDF]

Yedinci Duyu Organı:
Cep Telefonu

G. Hakverdi, G. Hatipoğlu ve N. Tokat

[PDF]

Yaratıcı Drama
N. Tuluk
[PDF]

Oyundan Azı, Teoriden Fazlası
A. Özen
[PDF]

Türkiye’de Bilim ve Siyaset
K. Arlı
[PDF]

Benim Radyom
K. Turna
[PDF]

PiVOLKA 15

Yıl: 3, Sayı: 15, Haziran-Temmuz 2004

Editörden... | Zuhal Yeniçeri
PiVOLKA 15Üniversiteye ilk adım attığımda, korku ve kaygılarım da benimle birlikte gelmişlerdi. Çevremdeki insanlar, binalar, anlatılanlar vs. her şey belirsizdi sınırsızca. Hayatım da öyle... Aslında çok emindim ileride kendimi nasıl ve nerelerde görmek istediğimden. Ancak yine de verilecek zor ve önemli kararlar, alınacak riskler vardı. Hiçbiri kontrolümden çıkmadığı takdirde gelecek benimdi; zaten çıkmazlardı da. Bir iki sene geçti, dersler hafifledi ağırlaştı, hayatıma yeni insanlar girdi çıktı, zaman zaman büyüdüm zaman zaman ergenlik krizlerim dağları aştı ama ben hala eksiğin ne olduğunu bulmaya çalışıyordum. Ya sistemden ya da benim ilgisizliğimden kaynaklanıyordu üniversitenin ne olduğunu ilk başlarda bilmemem. Artık öğrenmiştim ama hala o hayal kırıklığı hissettiriyordu kendini ve ben artık tek tek tüm taşların altına bakmaya başlamıştım onu bulmak için.

Derken bir gün daha önce bilmediğim bir oluşumla karşılaştım. Bilim kelimesi çıkıyordu ağızlardan sürekli o yerde. Öğrencilerle ilgileniyorlardı ve toplumun bütünüyle de. Siyahlar giyen bir adam ve diğer adamlar, dimdik duruşlarıyla, ilk zamanlarda anlam veremediğiniz bakışlarıyla dalıp dalıp gidiyorlar ve sonra da “Her şey çok güzel olacak!” diyorlardı. Bu adamlar ne yapıyorlardı? Neresi burası?

İşte benim yaşamım o yerde kırıldı ve şimdi bambaşka bir çizgide devam ediyor o kırılmadan yansımayla. ELYADAL... Kimi zaman küçük kanat çırpışlarıyla başlar her şey ve hiç hayal edilemeyecek noktalara gelir. Başkalarının sizin hayatınıza dokunduklarını görürsünüz, korkular ve kaygılar daha da cesaretlendirir. Sonra da tüm kapıları aralar ve kendi yaşamınıza kendiniz dokunursunuz, ürkek ve heyecanlı.

Her insan başka başka yerlerde, başka başka zamanlarda ve başka başka koşullarda bulur kim olduğunun cevabını ve hatta yaşamdaki nihai amacını. Bu, bazen radyo rüyalarını gerçeğe dönüştürmüş Emrah olur, bazen de edebiyatla dansından asla vazgeçmeyen Bahar. Sanırım her ne koşulda olursa olsun, kendimizi sürekli kovaladığımız bu dünyada, tüm parçalarımızın anlamını çözebilmeyi bilmeliyiz. Aralarda mola verip şöyle bir bakmalıyız kendimize ve çevremize. Hayatımızı biz yönetmeliyiz, o bizi değil. İstediğimiz zaman dönmeli, istediğimiz zaman durmalı belki de bu küre; ama hiçbir zaman savurmamalı bizi ellerinin üzerinde. Sait Uluç’un hatırlattığı parçamızın yakasını bırakmamaktır aslında önemli olan. O, içimizdeki çocuğun sesini duyabilmek... Her insana, her nesneye, her olaya bakarken doğru pencereyi seçmek ve hep o çocuk gözlere sahip olmak... Merak, en saf haliyle... Uzun zamandır duymadıysanız o çocuğun sesini, yaşama bir dur deyip ona kulak verin. Hiç denemediyseniz sormayı -ya iş güçten ya da duyacağınız cevapların korkusundan- şimdi başlayın cümleye: “İçinizdeki çocuk ne istiyor?”