PiVOLKA İçindekiler

 

Ergenlerde Olumlu ve Olumsuz Sosyal Davranışlar: Sınıflandırma ve İlişkili Değişkenler
N. P. Uludağlı
[PDF] [HTML]

Cinsel Şiddet: Ataerkil Cinsellik Anlayışının Bir Ürünü
E. Sakman
[PDF] [HTML]

Yaratıcılık, Yıkıcılık ve Tutku: Peter Shaffer'in "Equus (Küheylan)" Adlı Oyununda Psikanalist ve Arketip Yaklaşımlar  
B. İnal
[PDF] [HTML]

Psikolojik Değerlendirmede
Muhteşem Üçlü: Yetkinlik,
Deneyim ve Farkındalık

S.
Andiç
[PDF] [HTML]

Zihnin Sınırları
D. Kadıhasanoğlu
[PDF] [HTML]

PiVOLKA 23

Yıl: 7, Sayı: 23, Eylül 2012

Benlik, Bellek ve Edebiyat | Zuhal Yeniçeri

PiVOLKA 22“Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.” Gabriel García Márquez

Bilişsel psikolojinin en önemli isimlerinden biri olan Neisser, bellek konusunda araştırmalar yapmış ve ilgili yazına birçok katkıda bulunmuştur. Neisser, bellek üzerinde çalışmak için öncelikle bu olgunun nasıl sınıfl andırılacağına karar verilmesi gerektiğini vurgulamış ve bu nedenle de belleği işlevlerine göre sınıflandırmıştır. Bellek bir anlamda bizim geçmişimizin deposudur. Buradan yola çıkarak, belleğin en önemli işlevlerinden birinin, hiç kuşkusuz “geçmiş” kavramı olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Herkes, kendini tanımlarken ve kendini diğer insanlara ifade ederken “geçmiş”i kullanır bir bakıma. Geçmiş, şu ana ve geleceğe rehberlik eder. Her insanın bir ismi, ailesi, işi, vatanı, mülkiyetleri, aidiyetleri ve daha birçok sosyal kimliği vardır ve tüm bunlar aynı zamanda kişinin geçmişini oluştururlar. Ayrıca düşünceler, duygular ve davranışlar da geçmiş içerisinde yer edinirler kendilerine. Başka bir deyişle geçmiş, “Ben kimim?” sorusuna verilen yanıtlardır; yanıtların her biri de, benlik kavramının parçaları. Dolayısıyla, varolabilmek için, diğer insanlara kendini ifade edebilmek için ve şu anla bağlantıyı kurabilmek için geçmiş bilgisine ihtiyaç vardır; bu bilgiye sahip olabilmek için de belleğe.

Hatırlananlar ve hatırlanmayanlar tarih boyunca psikanalistler tarafından oldukça merak edilmiş ve üzerinde çalışılmıştır. Bilim insanları, hatırlamanın işlevleri ve koşulları konusunda birçok bilimsel araştırma da yapmıştır. Bazı edebiyatçılar için ise, “geçmişimizin deposu”, mercek altına alınan bir konu olmaktan ziyade, onların eserlerine hayat veren paha biçilemez hazineler olmuştur. Latin edebiyatının Nobel ödüllü yazarı Márquez, “Anlatmak İçin Yaşamak” başlığını verdiği ve kendi yaşamını anlattığı kitabında, hayatın aslında insanın yaşadıkları anlamına gelmediğini ve asıl önemli olanın kişinin yaşamına dair hatırladıkları ve nasıl hatırladığı olduğunu ifade eder. Okuyucularına anlatmak istediklerini eserlerindeki büyülü gerçeklikle aktaran usta yazarın kendi belleğinin labirentlerindeki izler, sanat eserleri olarak vücut bulmuştur. Şilili yazar Isabel Allende, romanlarının kahramanlarını annesiyle birbirlerine yazdıkları mektuplar sayesinde oluşturduğunu söyler “Günlerin Getirdiği” isimli kitabında ve ekler: “Yazışmamız sayesinde iki kez yaşamış olacağım.” Allende’nin bu düşüncesine katılmakla birlikte, aslında eksik bulduğumu da söylemeliyim. Çünkü, Allende, onun yazdığı satırlar her okunduğunda tekrar yaşamış olacak; tıpkı PiVOLKA sizler tarafından her okunduğunda yazarlarının da yaşayacağı gibi.